İlk doğduğum dakikada bana beyaz bir kağıt verilseydi ve nasıl bir hayat istiyorsun çiz denilseydi ne çizerdim diye düşündüm. Her halde o an için biraz süt çizerdim. Çünkü hayatım bundan ibaretti. Biraz daha büyüdüğümde yine böyle bir imkân verilseydi bir oyuncak araba, biraz çikolata, biraz da şeker çizerdim. Büyüyünce aklım bastıya -basmaz olaydı- şimdi çize çize bitiremiyorum isteklerimi. Ev, araba, iş, para… liste uzayıp giderken sonunda yer kalmadı beyaz kağıtta. Ama benim isteklerim daha bitmedi diye üzülürken bilge bir kişi çıkageldi ve çekip aldı kâğıdı önümden yeter hakkın bitti dedi. Sonra beni tepeden aşağı alaycı bir gözle süzdü konuşmaya başladı: O kâğıda neden kendin için bir şeyler çizmedin dedi. Şaşırdım, olur mu çizdiklerim benim içindi. İyi bir iş, para, ev bunlar hep daha iyi bir hayat yaşamak içindi. Tamam, istediklerini sana vereceğim gözlerini açtığında kâğıda çizdiğin her şeyin gerçek olduğunu göreceksin dedi. Gözlerimi açtım tam da hayal ettiğim gibi iyi bir işim, güzel bir evim, bolca da param vardı. İyi ki bunları çizmişim kâğıda diye gurur duydum kendimle ve keyfini çıkarmaya başladım.
Her şey çok güzel gidiyordu. Evlenmiştim iki tane çocuğum olmuştu mutluydum. İşimde yükseldikçe sorumluluklarım artmıştı. Geç saatlere kadar çalışıyordum. Patronumu huy olarak beğenmesem de yükselmem için onun istediği gibi olmak zorundaydım. Çocuklarımın hiçbir ihtiyacını eksik etmiyordum. Her gün yüklüce harçlık bırakıyordum evden çıkarken. Eşimin de istediği her şeyi alıyordum. Bir süre sonra beklediğim terfi geldi ve işimde yükseldim. Artık herkesin önümde ceketini iliklediği bir saygınlığım vardı. Herkes yüzüme gülüyor, arkamda önümde dolaşıyorlardı. Tıpkı benim bir zamanlar patronuma yaptığım gibi. İçimden sizi gidi yalakalar dedim. Geçen yıl yıllık gelirimin bir kısmıyla fakirlere yardım etmiştim ancak bu yıl paramı borsaya yatırdım o nedenle yardım edemedim. Günlerim çok sıradan geçiyordu. Güneşi sadece işe gidip gelirken arabamın penceresinden görebiliyordum artık. Toprağa basmayalı uzun zaman olmuştu. Bu işlerin stresi beni oldukça sinirli bir insan yaptı. Artık eşimle her gece kavgalarımız vardı. Çocukların yüzünü ise zaten göremiyordum. Bu akşam yine evde yok mu bu çocuklar diye sordum. Sen her gece geç geliyorsun çocuklara söz dinletemiyorum ben artık biraz da sen ilgilen diye çıkıştı. İçimden dedim daha ne yapayım ne istedilerse alıyorum, bir dediklerini iki etmiyorum daha ne yapayım ben. Çok yorgundum yemek yemeden uyudum.
Baş ağrılarım artık dayanılmaz bir hal almıştı. Bir türlü işten fırsat bulup doktora gidemiyordum. Bugünkü toplantım iptal olunca fırsattan istifade gideyim dedim. Doktor birkaç test istedi, beyin filmimi çekti ve beni arayacağını söyledi. Ertesi gün aldığım telefon hayatımı karartmıştı. Beyninde tümör var ve çok ilerlemiş şimdiye kadar nerdeydi be adam diye çıkışıyordu doktor. Bir tedavisi vardır herhalde değil mi dedim. Maalesef en fazla dört ay yaşarsın yine de Allah’tan ümit kesilmez dedi.Haber kısa zamanda yayıldı işten çıkarıldım.Eşimin, çocuklarımın bana bakışları daha bir değişti.İş arkadaşlarım artık yüzüme bakmıyorlardı.Halbuki nasıl da severlerdi beni.Derin düşüncelere daldığım bir anda telefon geldi oğlum aşırı dozda uyuşturucudan ölü bulunmuştu.Eşim ise bu haberi duyunca dayanamamış aklını yitirmişti.Kızımdan bir hafta oldu haber alamıyordum.Gökyüzüne doğru bağırdım: Allah’ım ne olur bitsin artık bu işkence. O anda zaman durdu ve bilge kişi geldi yanı başıma. Ayağa kalk dedi niye üzülüyorsun sen istemedin mi bunları? Hayır, ben sadece iyi bir iş, bolca para, iyi bir hayat istedim. Tamam, işte sen istediklerini aldın ama bir şeyi unuttun her isteğinin bir karşılığı vardı… Omzumdan tuttu kaldırdı beni bilge ve gel bak sana ne göstereceğim dedi. Önce iş arkadaşlarımdan başladı: bak niceleri seni sever gibi göründü ama daima, kendilerini sevdiler. Çünkü acizdiler kendilerine bile yetemediler ki sana yetsinler.
Hepsinin bir canı vardı ve onlar, kendi canları yanmadıkça, anlayamazlar acıyı. Baksana şuraya anlayanlar da zaten, bu olaydan kendilerince bir mânâ çıkardı. O kadar aç gözlü olmasaydı hak etti diyorlar duyuyor musun?
Çocuklarına bak senin için neler diyorlar. İkisi de nefret ediyorlar senden. Bak oğlunun konuşurken bankamatiğim dediği şeyin sen olduğunu anlamışsındır herhalde.
Gözlerimden yaşlar boşalıyordu tamam yeter artık dayanamıyorum öleyim de bitsin bu işkence dedim. Bilge yine acı acı gülümsedi bitecek mi sence dedi? O zaman hatalarımın bunlarla sınırlı olmadığını anladım ve izin ver de bari son bir kez beni var edene içimi dökeyim dedim:
Yüceler yücesi Sen sevmemiş olsaydın, sevebilir miydim ki Seni? Sen canımın Cananı Sen'in sevginde vefayı idrak ettim ben. O eşsiz vefana, karşılık vermekten aciz oldum her zaman. Seni, Senin beni sevdiğin gibi sevmekten acizim. Zira Sen yaratansın, ya ben? Ben, kul olmayı bile beceremeyen...
Yalnızca Sendeydi tatmin. Sadece Sende. Bir Sen yettin bana. Kimselerle yetinemedim. Bir Sen varsın Bâkî olan. Geride ne varsa fâni. Bütün varlıkların hepsi fâni. Kimi güzel, kimi çirkin, kimi vasat, ama işte her biri fâni.
Öylesine güzel bir sırdaştın ki Sen, kimselere bir sırrımı vermedin. Hatalarıma rağmen yücelttin beni. Şeref ikram ettin. Ben unuttum, unutmadın. Ben, adını anmadım, yine de bırakmadın. Yüceler yücesi aşkına karşılık vermek varken, Seni bırakıp başka şeylere yandım. Yine de vazgeçmedin benden. Nankörlük ettim. Yine de nimetlerini esirgemedin. Şikâyet eden, sızlanan, dert yanan hep ben oldum. Sen, sabrettin. Sen sevdin beni. Bense vefasız bir sevgiliydim. Kıymetini bilemedim. Dayanamıyorum ne olur Sensiz bırakma beni! Biliyorum, ne yaparsam yapayım Seni hak edecek gücüm yok benim. Hiçbir şeyim yok ellerim bomboş. Üstelik dünya kirleriyle lekeliyim. Bembeyaz gelemiyorum Sana. Yarattığın gibi tertemiz değilim. Hâlbuki o beyaz sayfayı ne umutlarla vermiştin bana. Dünya kirletti beni, nefsim aldattı. Ne olur son bir şans ver bana…
Bilgenin dokunmasıyla irkildim hadi kalk dedi ve önüme beyaz bir sayfa koydu. Her şey başa alındı haydi ne istiyorsun çiz bakalım dedi. Kâğıda çizdiğim sadece iki şey vardı: sağlık ve huzur.
Çok basit bir soru soruyorum önce kendime sonra tüm insanlığa hayat ne demek? İnsan ne için bu kadar çabalar, neyi elde etmeyi amaçlar, bu kadar koşuşturma, çaba ne için? Nereden geldiğini unutan, nereye gideceğini bilmeyen bunca insan nerden ithal oldu dünyaya? Öyle bir hırs bürümüş ki gözleri kimsenin kimseye faydası olmayan bir gündeyiz. Dersiniz sanki mahşer meydanı konu menfaat olunca kimse kimseyi tanımıyor ya da görmezden geliyor. Yerde ölen birini görünce aman üstüme kalır diye geçip gidebilen insanlar var. Bizi insan yapan değerlere bu kadar yabancı mı olduk? İnançlarımız, değerlerimiz bize böyle mi davranın diyor. İnsanlar uykudadır ölümle uyanırlar sözü bize ne ifade ediyor biraz düşünelim. Uyanmak için ölmeyi mi bekleyenlerdeniz. Peki, o an gelince geç kaldın uyanmakta denilirse…
Artık uyanmanın zamanı gelmedi mi yetmedi mi maddeler içinde kayboluşlarımız? Daha ne kadar ruhumuza işkence edeceğiz daha ne kadar sabredeceğiz. Derileri zedelenmesin, delinmesin diye başlarına vurula vurula çığlıklar içinde öldürülen fok balıklarını kim kurtaracak? Yeni Nagazakileri, Hiroşimaları kim önleyecek? Atom bombası altında 15 saniye içinde yüz binlerce insanın buharlaşmasına kim mani olacak? Bosna'da hamile annelerin karınlarının süngülerle deşilmesini, çocuklar üzerinde atış talimi yapılmasını, Filistin'de evlerin, içindeki insanlarla birlikte tanklarla yerle bir edilmesini kim önleyecek? Afrika'da yüz binlerce çocuk açlıktan ölmek üzere, Amerika'da ise yüz binlerce insan obezite tehdidi altında. Kim kurtaracak onları? Bütün dünyada, uyuşturucu, alkol, şiddet, cinsel metalaşma girdabında yürekleri talan edilen gençleri kim kurtaracak? Katmerleşen sevgisizlikleri kim giderecek? Birileri yeter artık demeyecek mi biraz da insanlaşalım demeyecek mi? Bakın etrafınıza amaçsız, gayesiz yaşayan ne kadar çok kişi var. Yolda çukura düşmek üzere olan birini görsek dur kardeşim! Demez miydik? Bundan da mı aciz olduk ki gözümüzü bunca kire, pisliğe kapamışız. Uçuruma giden insanlığı kurtarmak şöyle dursun arkasından ittiriyoruz. Bana dokunmayan yılan bin yaşasın diyoruz. Bu söz inanıyorum diyen ağızlara nasıl yakışabilir! Onlar da insandı: Bedir savaşında son nefesini vermek üzereyken su diye inleyen sahabelerin yanına koşar su taşıyan arkadaşı, tam birine verecekken diğerinin inlemesi üzerine beni bırak ona ver suyu der. Ona verecekken o da diğerini işaret eder ve böylece hepsi su içemeden şehit olur. Bu nedir bir düşünelim.
Çok mu zor değişmek hatırlayalım Peygamberimiz (ASM)’in geldiği dönemi Mehmet Akif şöyle anlatıyor:
“Sırtlanları geçmişti beşer yırtıcılıkta.
Dişsiz mi bir insan onu kardeşleri yerdi.”
Evet, böyle bir topluluktan Ebu Bekirler Ömerler Osmanlar Aliler çıktı. Kızını diri diri toprağa gömen Ömer'in yüreğini o kurtardı vahşet tortusundan. Savaşa gönderdiği komutanına:"Kadınlara dokunmayacaksın! Çocuklara dokunmayacaksın! Yaşlılara dokunmayacaksın! Kiliselerde, havralarda ibadetleri ile meşgul olan din adamlarına dokunmayacaksın! Ağaçları kesmeyeceksin, yakmayacaksın! Diye emir veren O idi. Örnek alacak birini arar durur insanlar. Hep birilerini taklit etmeye çalışır durur insanlar ama taklit edeceği insanın ona ne kazandıracağını bir türlü düşünemez. Eğer yüreğimiz bir şarkıcıyı, bir siyasi parti liderini, ya da bir başkasını andığında heyecanlanıyor da O’nun ismi anıldığında bize bir şey ifade etmiyorsa o zaman gerçekten düşünmemiz lazım. Çünkü çok şey kaybetmişiz demektir.
Bugün insanlık hayatın manasını sorgulamıyor çünkü bulmuş. Kendin için yaşayacaksın, kimseyi düşünmeyeceksin, güçlü olmak istiyorsan ezeceksin. Aslında inançsız insanların böyle olması bir derece makul geliyor bana. Çünkü inandığı bir değer yok ki ne için geldiğini, nereye gideceğini bilmiyor. Peki, inanıyorum diyen insanlara ne oluyor işte onları anlayamıyorum. Bu tahammülsüzlük, bu bencillik nerden musallat oldu bize. O’nda olup da bizde olmayan neydi, O nasıl böyle bir topluluğu değiştirdi bu işin sırrı çok basit iki kelimede gizli: inanç ve sevgi.
Mekke Fethi'ne giden 10 bin kişilik ordu yürüyor. Yolda henüz yavrulamış bir anne köpek, yavrularını emziriyor. Siz ne yapardınız? O’nun rahmeti yetişiyor imdada. Bir nöbetçi dikiyor anne ve yavruların başına ve orduyu onları rahatsız etmeyecek bir uzaklıktan geçiriyor. Ben kendimden utanıyorum O’nu öğrendikçe. Yine birgün Taif ‘de taşlarla kovalanıyordu. İstese yerle bir olacaktı onu kovalayanlar. Hayır, belki onların soyundan bir inanan çıkar dedi. Bu dünyanın padişahı mı olmak istersin yoksa sıradan bir insan mı denildiğinde o sıradan bir kul olmayı seçmişti. Bir yolcu gibi olmak gerekir bu dünyada dedi İpekten tahtları bir köşeye itip, taş üzerinde uyumak için hayatın manasını bilmek, O’ nu anlayabilmek gerek.
Şimdiye bakın bir de inançlı insanlar topluluğunda yaşıyoruz ama hayatını kazanmak için insanlar birbirlerini kandırıyor. Bu sana yasaktır denen ne varsa hepsini çiğniyor. Hele bir de kazandıkları elden gidince intihar dahi edebiliyor. Bilmiyor ki onu gören, duyan biri var, bilmiyor kazandıkları ona emanet olarak verilmiş. Bilmiyor dediğime bakmayın o da benim merhametimden aslında biliyor ama bilmiyor gibi davranıyor. İşte tüm sorun burada.
Gelin hayatı görmemizi engelleyen perdelerimizi açalım. Bırakalım güneş girsin gönül dünyamıza. Ellerimizi gözümüze kapamak yalnızca bizim karanlığımız. Güneş her gün doğuyor ve keşfedilmeyi bekliyor. Haydi, çıkalım artık akvaryumlarımızdan okyanuslar bizi bekliyor.
-->
EY GÖNÜL!
BU DÜNYAYA KALMAYALIM,FANİDİR ALDANMAYALIM,
BİR İKEN AYRILMAYALIM,
GEL DOSTA GİDELİM GÖNÜL (Yunus Emre)
ZAMAN HIZLA GEÇİYOR ''ÖLÜM'' BİZE HER SANİYE DAHA ÇOK YAKLAŞIYOR
" />